Sagalassos’a giderken…

Nihayet Burdur ilinin Ağlasun ilçesinde yer alan Sagalassos antik kentini görme fırsatını ayarlayabildim.
İzmir’den Sagalassos’a gitmek için iki seçeneğim vardı. Bir tanesi Aydın, Denizli yolunu takip etmek, diğeri ise Uşak üzerinden gitmek. Elbette ki antik kente biran evvel ulaşmak asıl amacımdı. Ama bu kadar yol yaparken uğranması ve görülmesi gereken yerleri de dikkate alarak Uşak üzerinden gitmeye karar verdim.

Hafif bir kahvaltı sonrasında eşim ile birlikte sabah erken saatlerde yola çıktık. İlk durağımız Yanıklar şehri Kula. Neden mi; Bölgede yoğunluklu olarak yer alan kömür karası bazalt taşlarından ötürü ‘Katakekaumene’ Yanık ülke olarak tanımlanmış Kula’da görülmesi gereken yer çok; ama biz bunu zaman sınırlaması nedeniyle 3 nokta ile sınırlıyoruz. Kula evleri, Divlit yanardağı ve Peri Bacaları… Yoksa Kula’ya görülecek yerler için en az 3 gün ayırmak gerek…

2013 yılında Türkiye’nin ilk ve tek Avrupa ve UNESCO Jeoparklar Ağı üyesi ilan edilen Kula’ya girmeden yaklaşık 10 Km önce sol tarafınızda Divlit Yanardağı sizi karşılıyor. Yanardağı gördükten sonraki ilk kavşaktan Sandal Mahallesine dönüş yaparak bu volkanik dağa ulaşabilirsiniz. Volkanik dağın tepesine çıkmak oldukça zor ve zaman isteyen bir durum. Çıkış yoluna geniş ahşap merdivenler yapmışlar. Zaman sıkıntınız yok ise çamların içinden, bu tahta merdivenleri kullanarak keyifle tepeye çıkmanızı tavsiye ederim.


Bu bölgede aynı zamanda Tapduk ve Yunus Emre Türbesi de yer almaktadır. Divlit yanardağına gelmeden yol levhalarını takip edip ana yola uzaklığı 9-10 km olan bu türbelere ulaşabilirsiniz. Kula şehir merkezine ulaştığınızda ise, eski Osmanlı mimarisi olarak adlandırılan ahşap ve yığma şeklinde yapılmış Kula evlerinin bir kısmının restore edildiğini bir kısmının da hala edilmekte olduğunu görebilirsiniz. Bu anlamda Kula Belediyesi’ni kutladığımı ve bu çalışmalarının da devam etmesi gerektiğini belirtmeden geçemeyeceğim.
Bunlardan bir tanesi (Türk evi olan türü) belediye tarafından restore edilmiş ve ziyaretçilere açılmış. Bazı odaları kapalı olsa da yaşam hakkında genel bilgi veriyor.


Bu evin hemen karşısında Kenan Evren’in doğduğu ev var. Yakın zamana kadar ziyarete açık olan ev geçirilen siyasi süreç sonrasında ziyarete kapanmış.

Her ne kadar Osmanlı mimarisi olarak adlandırılsa da, Kula’da Rumlara ve Türklere ait olmak üzere iki çeşit yapı mevcut. Rumların evleri mutlaka merdivenli ve doğrudan evin içine giriş sağlanacak şekilde yapılmış. Zira Rumlar sanatla uğraşıyorlar. Bahçe ise dinlenme, hava alma yeri olarak evin arkasına yapılmış. Türk evlerine giriş ise büyük bahçe kapısından avluya geçiş olarak yapılmış. Zira Türkler hayvancılık ve ziraatla uğraştıklarından hayvanlarını ilk geniş kapıdan içeri sokuyorlar, daha sonra avludan geçip eve giriyorlar .


Şehir içindeki çarşıda da Türk ve Rum dükkânları farklı. Rum dükkanları genelde üç katlı; bodrum güneş alacak şekilde yapılmış, birinci kat sanatın gerçekleştirildiği kat son kat ta yapılan ürünlerin depolandığı kat. Dükkan bodrum dahil sabah ve akşam güneşini alacak şekilde yapılmış. Dükkanın tepeden aşağı doğru da ışıklandırma ve havalandırmayı sağlayacak yapısı var. Genelde tek ve kısmen iki katlı Türk dükkânlarında ise maalesef bu özelliklerin çoğu bulunmuyor.

Aynı zamanda sodasıyla da meşhur Kula’dan ayrılıp Uşak’a doğru yol alırken yaklaşık 15 Km sonra yolun sol tarafında peri bacalarının yer aldığı bir bölgeye varıyoruz. Kuladokya olarak adlandırılan bu bölgeyi mutlaka  gezmek gerekiyor. Yoldan geçerken burayı görmeme şansınız yok zaten…

Kapadokya gibi geniş ve yaygın olmasa da bir doğa harikası peri bacaları bölgesinden Uşak’a doğru yol alıyoruz. Amacımız, Uşak merkezden (Dikkat!!! Ulubey’e dönüşün olduğu yerde üst geçit olup ayrı bir tabela da olmadığından yola devam edip Banaz’a doğru gidebilirsiniz)  sağa dönüş yaparak yol alacağımız Ulubey ilçesi. Ulubey’de A.B.D Arizona eyaletinde yer alan büyük kanyondan sonra Dünya’nın ikinci büyük kanyonu yer alıyor. Bu kanyonun üstüne bir de iddiaya göre Dünyanın en büyük cam seyir terası (135  m2) yapılmış.

Cam terastan kanyona bakmak ücrete tabi. Para ödeyip cam terasın kenarına geldiği halde, aşağıya bakıp cam terasın üstüne çıkmaktan korkan da çok… Manzara müthiş… Kanyon seyrinden sonra Ulubey’in tarhana çorbasını ve döndürmesini (bir çeşit börek) tattıktan sonra yörenin meşhur haşhaş ezmelerini de alıp Eğirdir’e doğru yola koyuluyoruz. Haşhaş tarlaları yol boyunca size eşlik ediyor.


Eğirdir Yolu üzerindeki Gümüşsu Şelalesi de küçük bir çay molası için oldukça uygun.

Akşam saatlerinde, eski Eğirdir evinden restore edilerek yapılmış ahşap ağırlıklı son derece keyifli butik otelimize varıyoruz. Akşam yemeğimiz ise göl kenarında. Eğirdir’e özgü sarda denen balık ve kerevitten oluşan yemek günün yorgunluğunu alıp götürüyor. Sabah heyecanlıyız zira asıl hedef olan Sagalassos’a yolculuk başlıyor… Eğirdir’den ayrılmadan tepede bulunan ve nerdeyse tüm gölü gören seyir tepesine çıkıp manzarayı  fotoğrafladıktan sonra ilk durak olan Ağlasun’a doğru yol alıyoruz.

Yol üstünde Dünyaca meşhur İnsuyu mağarası var. Biz bir kere daha uğrayalım dedik ama bakım çalışmaları nedeniyle kapalıymış. Tabi bu durumu mağaranın önüne kadar gittiğinizde öğreniyorsunuz. Kaç gün kapalı ne zaman açılacak diye hiçbir bilgi yok. http://www.burdurkulturturizm.gov.tr/ adresinden acaba bir duyuru var mı diye baktık ama Türkiye klasiği. Haksızlık etmeyelim Burdur Valiliği <İnsuyu Mağarası, mağara içerisinde yapılan elektrik ve güvenlik sistemi yenileme çalışmaları nedeniyle kış sezonu süresince ziyaretçilere kapalı olacaktır.> duyurusunu internetten bulduk ama 14 Mayıs’ın kış sezonu olduğunu atladık !!!


İnsuyu mağarasından sonra Sagalassos’a gitmek için Ağlasun’a bir ara yol ve Sagalassos levhası var, kaçırmayın sakın yoksa yolunuz uzar. Yol biraz virajlı ama son derece keyifli…


Ağlasun içinden Sagalassos’a gitmek için tepeye doğru yol alıyorsunuz. Ve kentin giriş kapısına varıyoruz. Şapkamız, güneş kremimiz fotoğraf makine, objektif v.b. ların yer aldığı çantamı kontrol sonrasında ücretimizi ödeyip antik kente giriyoruz. (Suyunuzu unutmayın çünkü kafe henüz hizmete açılmamış.)


İlk insan izlerinin M.Ö. 10.000 yılına dayandığı M.Ö. 6.500 yıllarında ise yerleşik düzene geçişin başladığı antik kente girişte gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ve o günlerde yaşayan birisiymişim gibi hissetmeye çalıştım. Müthiş bir şeydi.
Sagalassos Antik Kenti, Fransız gezgin Paul Lucas tarafından 1706 yılında keşfedilmiş ancak gezgin kalıntıları tam olarak adlandıramamış. 1824 yılında İngiliz din adamı Francis Arundel tarafından burada bulduğu bir yazıttan dolayı ilk defa bu kalıntılardan “Sagalassos” olarak söz edilmeye başlanmış.
Antik Psidya kentleri içinde önemli bir yerleşim merkezi olan Sagalassos Antik Kenti oldukça yüksek ve geniş bir alana kurulmuş. Arkeolojik çalışmalar halen devam ediyor ve daha en az 150 yıl sürecek gibi duruyor ama kenti oluşturan ana unsurların bir kısmı ayağa kaldırılmış, bir kısmı ayağa kaldırılmak üzere belli bölgelerde toplanmış, kısacası epey yol alınmış… Arkeolojik kazılardan çıkan bozulmadan kalmış heykeller ise Burdur Müzesinde. Roma imparatoru Hadrian ve imparator Marcus Aurelius heykellerini de burada görebilirsiniz.

Güvenlik ve su kaynaklarının bolluğu nedeniyle tepeye kurulmuş olan Sagalassos Antik Kentindeki yapılar ve kalıntılar son derece iyi korunmuş durumda. Kentin kurulduğu alanın doğal yapısı nedeniyle gerçekleştirilmiş seramik üretimi nedeniyle Sagalassos antik dönemlerdeki en uzun seramik üretimi merkezi olarak UNESCO Dünya Miras Listesi’ne önerilmiş bir kent konumundadır.

Mezarlar, ölülerini yakıp küllerini ve kalan kemiklerini buraya koyup bir kapakla kapatmışlar.

Görsel olarak bilgilendirmeye önem verdiğimden, Sagalassos antik kentinin kuruluşu, üzerinde yaşayan medeniyetler ve benzeri bilgilerin ayrıntılarına internet üzerinden ve bu konuda yazılmış kitaplardan ulaşmanızı salık veririm. Kütüphanenin zemininde yer alan mozaik, üstündeki tanrıça ve yarı tanrı oğlunun betimlemelerini yok etmek isteyen Hıristiyanlar tarafından tahrip edilmiş.

Yaşamış olduğu iki büyük deprem ve veba salgını sonrasında M.S. 13. yüzyılda terk edilen kentin bugün muhteşem yükselişine tanıklık ediyoruz. Diğer bir çok antik kentle daha çok ilgilenilmesine bağlı olarak yavaş ilerlemiş arkeolojik çalışmaların son yıllarda hız kazanması sevindirici bir olgu. Ziyaretçi sayısının artması ise bu kentin yükselişini ve önemini daha da ön plana çıkaracaktır. Haydi Sagalassos’a…

Bir Cevap Yazın