Gizlenen tarih; Latmos

Horoz sesi…
O da ne horoz sesi de nereden geliyor? Gözlerimi açıyorum. Kapalı perdenin yanlarından sızan loş ışığa baktığımda evde olmadığımın farkına varıyorum.
Uzun zamandır horoz sesi ile uyanmamıştım. Etkilendim… Kalktım, perdeyi araladım, evet Kapkırı köyündeydim.

İzmir, Söke, Antalya, Ankara’dan gelen doğa aşığı insanlarla Kapkırı Köyünde bir önceki akşam üstü Agora Pansiyon’da buluştuk. Tabiki akşam yemeğini festivali dahi yapılan bu yöreye özgü yılan balığı ile taçlandırdık.
Kapkırı Köyü, Milasa Bağlı Bafa Gölü’nün kıyısında kelimenin tam anlamıyla tarihin üzerinde yaşayan bir köy. Tarihi kalıntılar üzerine yüzyıllarca yıl boyunca evler yapılmış, yapılan evlerde, duvarlarda tarih eseri olan taşlar kullanılmış.

Şehir meclisi olarak tanımlanan yer bir başka evin bahçesi olmuş bile… Tarih ve bina tamamen iç içe girmiş. Öyle ki kaldığımız pansiyonun adının Agora olmasının nedeni de Agoranın üzerine yerleşilmiş olmasından kaynaklanıyor.
Pansiyon sahibi Mithat beyin, Bafa gölünün kirlenmesi ile ilgili yöre halkının tespit ve yakınmalarının yetkililerce dikkate alınmaması sonucu gölde oluşan ve gittikçe de daha vahim hale dönüşen kirlilik ve gölün ölümüne ilişkin felakete yönelik açıklamalarını dinlemek gerekir. Onun deyişiyle söylemek gerekirse “göl keşke şahısların elinde kalsaydı da bu hale gelmeseydi…”


Ekolojik dengenin bozulması, balıkların yok olması, kuşların uğrak ve yaşam bölgesi olmaktan çıkması başlı başına ele alınması ve önemle üzerinde durulması gereken bir husus, tıpkı ülkemizdeki benzer sorunlar gibi… Ve Mithat bey devam ediyor, “ keşke sorun sadece Bafa gölü olsa, Latmos bölgesi katlediliyor, bizim ve sizin gibi insanlar dışında da sahip çıkan yok…”. Ve gerçekten buna gezimiz sırasında da tanık oluyorum.


Bu yerleşke, Menderes nehrinin deniz ile arasındaki bağlantıyı alüvyonlarla kapatmadan önce önemli bir liman şehriymiş… Asıl adı Heraklia. Deniz ile bağlantının kopmasından sonra eski önemini yitirmiş.


Kapkırı köyünde özellikle hafta sonları hareketlilik artıyormuş çünkü, yürüyüş yapanlar için önemli bir merkez olmuş bu köy… Hareketlilik, köylü kadınların el emeği göz nuru el işleri pazarının da gelişmesine sebep olmuş.


Buram buram tarih kokan köyün sokaklarında sabahın erken saatlerinde otlanacağı yere götürülen ineklerin resmi geçidine de tanık olduk. Bu güzelliklerin yanında havaların biraz ısınmasıyla ortaya “ kuyruklu” diye tanımlanan akrepler de çıkıyormuş. Ama bu akrepler soktuğunda öldürenlerden değil ancak hayli acı veren cinstenmiş…


Ekipte yöreyi daha önce gezmiş, bu bölgeye gönül ve emek vermiş insanların varlığı ve bölgeyle ilgili bilgilerin aktarımı dikkatimin daha çok köy sonrası gideceğimiz ve göreceğimiz yerlere yönelmesine neden oldu… Geceyi çadırlarında geçiren diğer arkadaşlarımızla birlikte tam köy ortamında yaptığımız kahvaltı sonrasında araçlarımızla Beşparmak ( Latmos) dağlarına doğru hareket ettik.

Kapkırı Köyü’nden ayrılırken sadece bu köyün tek başına ve gün boyunca gezilmesi ve yaşanması gereken bir yer olduğunu düşünüp üzülüyorum ancak programa uyma zorunluluğundan yola devam ediyorum. Biliyorum buraya tekrar geleceğim…. Kapkırı Köyün’den Gölyazı’ya doğru yönelip Bafa gölünün kıyısından göl manzarası eşliğinde  dağlara doğru yol almaya başladık…

Yaklaşık 30 km’lik bir yolculuktan sonra araçları bırakarak 5 km civarında ve 2 saat kadar sürecek kısmen zorlu olan bir yürüyüşe başlıyoruz. Hedef Hitit yazıtlarının olduğu Anadolu’nun en batısında bulunan Suratkaya’yı ziyaret etmek.

 

Suratkaya’da en dikkat çekici husus bölgedeki doğal yapı. Kayalar o kadar muhteşem ki, her biri devasa yontulara benziyor ve neredeyse her biri sanat eseri, manzara müthiş..

Suratkaya’nın yanına varana kadar bu ismin neden verildiğini anlayamadım. Ancak kayanın diğer tarafından başımı kaldırıp büyük kaya kitlesine bakınca gerçekten bir insan suratı ile karşı karşıya kaldım.
Suratkaya’da M.Ö. 5000 yılına ait duvar resimlerini görünce şaşkınlığım iyice arttı. Bu kadar önemli tarihi kalıntıların hiçbir koruma olmadan ulu orta durması ise bizi çok üzdü.

Yürüyüş yolunda M.Ö. dönemlerde kullanılmış, eritilmiş, çevreye saçılmış demir ve demir cüruflarını görünce kendimi o dönemde yaşamış gibi hissediyorum.


Suratkaya’ya veda edip muhteşem kaya ve fıstık çamlarının arasında çadır kurup geceyi geçireceğimiz Bağarcık Köyüne doğru yola çıkıyoruz. Bu güzergahta ilerlerken rotada bir değişiklik yapıp farklı yoldan gitmek istememiz bizi bir maceraya sürükledi. Bilinçsiz bir köylünün yaktığı ateşe rüzgar nedeniyle hakim olamamasına bağlı olarak çıkan bir orman yangınını henüz 50 m2 ye yayılmış halde iken müdahale edip söndürmeyi başardık.


Orman yangınına müdahalemiz geceyi geçireceğimiz yere ulaşmamızı da geciktirdi. Vardığımızda hava iyice kararmıştı ama araçların farları ve fenerlerin yardımıyla çadırlarımızı kurabildik. Bir diğer ekipte yemek ve ısınmak amaçlı ateşi yakmaya başladı.

Gece gökyüzündeki pırıl pırıl yıldızları izleyerek uyuduk…
Sabah kalktığımda ne kadar muhteşem bir yerde olduğumuzun daha da farkına vardım.

Kamp yerinin hemen yanındaki tepede yer alan kale (Çörlen asarı) bizi adeta kendisine çağırdı.  Kaleye tırmanmadan olmazdı.Beşparmak dağları, Tekerlek tepe çepeçevre bizi sardı…Çevrede güneşle dans eden kertengelelerin görüntüleri de büyüleyiciydi.

Bağarcık  yerleşkesi başlı başına gezilmesi gereken başka bir alan ve daha sonraki bir tarihte giderek ayrıntıları aktarmaya çalışacağım. Esasen bu bölgeden adeta tarih fışkırıyor ve bu bölgeyi gezmek için buraya oldukça zaman ayırmak gerek. Bu sebeple de sadece belirlenmiş rotada yer alan kısımları bu yazıda paylaşmaya çalıştım. Zaten gezip görüp dinledikçe ne kadar dar alanda iki günümün geçtiğini daha iyi anlıyorum.

Myus  ve Miletos Antik Kentleri yine bu alanda yer alan yerleşkeler ve mutlaka gidilip görülmesi gereken yerler… Bu kentlerle ilgili olarak da daha sonra fotoğraf ve yazılarımı paylaşmaya çalışacağım.

Bu alanda gezerken karşılaşacağınız diğer bir görüntü de Türkmen mezarlıkları.

Prehistorik  duvar resimlerinin tespit edilmiş yaklaşık tarihi M.Ö. 5.500. Başka bir anlatımla günümüzden neredeyse 7.500 yıl öncesine ait.Bölgedeki tarihi zenginliğin sadece bir tanesi… Bu duvar resimlerinin en önemli özelliği ise tarih öncesi yerleşik düzene geçmiş toplumların yaşamına ışık tutmuş olmasıdır.

Adeta açık hava müzesi niteliğindeki bu alanda kültür mirasımız olan duvar resimlerinin tespit çalışmaları zayıf ta olsa halen devam etmektedir.

Bu bölgede çalışmalara katılan arkadaşım Sabri Güngör daha önce tespit edilmemiş kendisi tarafından tespit edilen resimlerin fotoğraflarını bana verdi. Bu fotoğraflardan bazılarını yine onun izniyle sizlerle paylaşıyorum. En kısa zamanda bu duvar resimlerin olduğu yerlere de birlikte gideceğiz.

Buna karşın, madencilerin de bu alanı maden sahası haline getirme çabaları ekonomik güçlerinin de desteği ile daha baskın olarak devam etmektedir.  Alanın maden sahası olarak ilan edilmesiyle kültürel özellikleri açsından son derece zengin olan bu bölgedeki tarihsel kültürümüzün de yok olacağı tartışmasızdır. Bize düşen görev ise bu kültür mirasımıza sahip çıkmaktır…

Daha ileri hedef de Dünya kültür miras listesine dahil edebilmektir.

Bir Cevap Yazın