“Terzi Yamağı”, Barbaros Şansal…

barabaros sansal karsiyaka life rpoortaj (2)İzmir Ekonomi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne doğru hızlı adımlarla ilerliyorum. Bir yandan heyecanımı yatıştırmak için derin derin nefes alıyor bir yandan da içimde tarifi imkânsız bir huzurla merdivenleri inip çıkıyorum, bekliyorum ki bir insan topluluğu göreyim ve senelerdir yakından takip ettiğim kişiye artık ulaşmanın sevincini yaşayayım. Oraya soruyorum yok, buraya soruyorum yok. Fotoğrafçı arkadaşıma dönüp: “ İster misin karşıdaki kafede oturuyor olsun” diyorum. Arkadaşımın dikkatini oraya vermiş olmalıyım ki : “İşte orada diyor.” Heyecanım iki katına çıkıyor aniden. Tam bir halk adamı… Bizden biri. Arkadaşları ile sohbet halinde. Arada sevenleri fotoğraf çekilmek için yanına gelip gidiyor. Ego sıfır, bazı şeyleri fazlasıyla aşmış. Tam da bizlere hissettirdiği gibi bir adam. Ağır adımlarla yanına yaklaşıyor ve “Merhaba” diyorum. Aniden yerinden kalkarak zarafetini bir kez daha gösteriyor. Kendisiyle internet aracılığıyla tanışma fırsatı bulmuştum bir sene önce. Kendisiyle röportaj yapmak istediğimi söylediğimde; “seve seve” demişti. İşte karşımda. Birkaç dakika içinde kişisel olarak merak ettiğim soruları sıralıyorum. Hepsine bıkmadan cevap veriyor. Hoş sohbeti için bir kez daha sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum kendisine.

Röportaj: Selda Kapancıoğlu

Bize bu ülkede ekmek yok, bize bu ülkede yer yok!
Dünyanın ilk dikiş akademisini açmak istiyoruz.
Bilgi birikimimin tecrübemin sebebi…
Üniversite okumasınlar, gençler üniversiteye gitmesinler.

Barbaros Bey, ben öncelikle şunu merak ediyorum. Yıldırım Mayruk’la ne zaman tanıştınız? Sanırım stajyerlik sebebiyle…
Yirmi altı yıl oldu. Hayır hayır stajyerlikte değil, tesadüfen bir gece çok geç bir saatte Taksim’den Osmanbey yönüne yürürken kaldırımda tesadüfen tanıştık; yani öyle sokakta tanıştık ve ben Yıldırım Bey’in kim olduğunu biliyordum, o da benim kim olduğumu biliyordu ama bizim sektörel ve mesleki olarak değildi karşılaşmamız ilk öyle tanıştık hatta orada o zaman işte şimdiki Intercontinental Hotel’ine gittik, birer içki içtik, ondan sonra dostluğumuz devam etti. Ve “Neden çalışmıyorsun?” dedi. Yurtdışından dönmüştüm ben artık. Bir gün, atölyeye gittim onu ziyarete “Şuraya bir kumaş sersene, benim müşterim var gidip geleceğim” dedi. Kumaşı düz ipliğine serdiğim için; “ben 50 yıllık ustayım, düz ipliğine seren ilk defa eleman görüyorum. İşe başla.” dedi. Terzi yamağı olarak başladım işe.

barabaros sansal karsiyaka life rpoortaj (3)Bu şekilde deneyim kazanmaya başladınız yani?
Aynen 25 yıl ama ondan sonra kurumsal ortak olduk, şirket ortağı olduk vb. ve bu sene de artık sektöre veda ediyoruz, Türkiye’ye de veda ediyoruz.

Sebebi nedir?
Ayrılıyoruz Türkiye’den. Karar aldık Yıldırım Bey ile birlikte. Biz, laik- demokratik sosyal hukuk devleti olan Atatürk İlke ve İnkılaplarının çağdaş ışığında yürüyen zanaatkârlarız. Sanatçı tarafımız da geliştirmeye çalıştığımız bir yanı ama Türkiye artık giyinmiyor. Türkiye ya video kliplerde pop sanatçılarının sponsor elbiseleriyle don-sutyen soyunuyor ya da protokolde sarılıp sarmalanıp örtünüyor; yani bize bu ülkede ekmek yok, bize bu ülkede yer yok. Biz de bütün yatırımlarımızı birikimlerimizi değerlendirip Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrılıp başka bir ülkede yaşama kararı aldık.

Nereye yerleşmeyi planlıyorsunuz?
Kısmetse Kıbrıs’a yerleşiyoruz. Tabi bu bir emeklilik gibi değil bu yeniden başlangıç. Biz 50 yıllık bir firmayız ve kapanan bütün büyük moda atölyelerinin arşivlerinin sahibiyiz. Benim de bütün bu birikimlerim 26 yıllık Yıldırım Mayruk ile 75 yıllık bir tecrübeyi adaya taşıyıp adada bir üniversite bünyesinde dünyanın ilk dikiş akademisini açmak istiyoruz. Moda, arşiv ve eleştiri üzerine biraz sosyolojik, biraz felsefik, biraz politik bir moda atölyesiyle eğitim verip gençleri yetiştirmeye devam edeceğiz.

barabaros sansal karsiyaka life rpoortaj (4)Felsefe demişken, felsefe ve edebiyata ilginizin olduğunu düşünüyorum ve olağanüstü bir bilgi birikiminiz var. Bunun kaynağı nedir merak ediyorum?
Kaynağı benim tabi ki bugüne kadar kâinattı, dünya gezegeniydi, doğaydı sonra çevreydi en sonda da insanlar idi. Öyle zannedildiği kadar gece gündüz kitap okuyan bir adam değilim. Ama elimde kitapla resmimi göremezsiniz. Yani boş zamanımda kitap okumam, müzik dinlemem; çünkü benim boş zamanım yok her şeyden önce. Boş zamanım yok, böyle ölü gibi boş duran bir insanı bilmiyorum. Bilgi birikimimin tecrübemin sebebi…

Seyahat olabilir mi?
Tabi seyahatler, her kesimden, her maddi manevi cinsi, fiziki, dini, siyasi ya da ekonomik kesimden insanlarla iletişim kurabilmem. Onlardan çok şey öğreniyorum. Yani Madımak çorbasını da biliyorum, Keteyi de biliyorum ama Flanbebi Tornedo mangal et yemeğini de biliyorum. O farklılık ve çeşitlilik belki de…

Peki, bundan sonra yapmayı düşündüğünüz projeleriniz var mı? Bu akademiden bahsettiniz, başka?
Üç tane kitabım hazır, onları basacağım. Bugünün Türkiye’nin şartlarında o kitapları basmam mümkün değil. Bir tane kitabım var, adı “3. Sınıf Hamur” onu belki internetten bulabilirsiniz. Onu da zaten Doğan Grubu satmama kararı almıştı, D&R iade etmişti. Zaten 12 yıldır Doğan Grubu’nda yayın yasaklıyım. Ulusal medyanın hemen hemen %99’unda yayın yasaklıyım. Bunlar beni hiç ilgilendirmiyor.

Halkın sizi kendinden biri olarak gördüğünü düşünüyorum.
Ben belediye otobüsüne biniyorum, öğrenci evlerinde çekyatlarda yatıyorum, onlarla birlikte köfteciye gidiyorum, halk plajında denize giriyorum. Evet, bazı dostlarımın ve müşterilerimin 50 metre yatlarında da partiye gidiyorum ama oraya gidiyor olmam, benim ne olduğumu unutturacak bir neden olmamalı. Bakın gördüğümüz ve duyduğumuz her şey yalandır. Bize gösterildiği ve duyurulduğu kadardır, bizim gördüğümüz ve anladığımız kadardır. Oysa ben hayatımı; koku, doku ve tat üzerine koyarım. Bu üç duyuyla öğrendiğiniz hiçbir şeyde yanılmazsınız. Herkesin annesinin böreği en iyi börektir. Hiç kimsenin arkadaşının annesi daha iyi börek yapamaz ama hiç kimsenin annesi anneannesinin yaptığı zeytinyağlının eline su dökemez. Bilgi birikimi, tecrübe, hoşgörü… Bunlarla harmanlandığınızda düzeliyor.

Peki, moda demek sizce yüksek bir bütçe mi demek?
Hayır, moda bir kere, insanların cinsel, dinsel, fiziksel, kültürel, ekonomik ve siyasi haberleşme biçimine verilen bir sosyal olgunun adı. Yazılı tarihi 1905’te başlıyor, çok yenidir. Moda dediğimiz kavramın insanlığa yayılması, opera kaynaklıdır. Opera terzilerindeki kostüm kültüründen o hayal kahramanları gibi olmak için giyinmeye başlamıştır insanlar. Yoksa tarihte moda yoktu, herkes mesleğine ve ait olduğu sınıfa göre giyinebilirdi, başkasının elbisesini giyemezdiniz. Gerçi 21.yüzyılda moda bitti. Onun yerine Süleyman Demirel’in dediği bir laf vardır “Marka mala denir” diye… Mallar geldi, herkes mal oldu.
Üzerinde marka yazan isim yazan bir şeyi moda zannetti. Moda öyle bir şey değil. Moda içinde bulunulan durum demektir. O an içinde bulunulan durum; mood, mode İngilizcesi, Fransızcası hep aynıdır. Ama komik bir şey var. Türkiye’de “metrekareye üç tane modacı” diye kelime çıktı. Ben bunu hep reddetmişimdir. Cı-lı, ci-li işler meslek olmaz. Siyaset-çi, kerhane-ci, işporta-cı, moda-cı olmaz. Yani fashionist diye bir kelime yok İngilizcede. Bu böyle –cı-‘lı –ci-‘li işlerin türetilmesi, bir ülkenin kültürünü genetiğini her şeyini kaybediyor anlamına geliyor. O yüzden ben; terzi, kadın terzisi olarak mesleğimi addediyorum. Modacı olacaklara da başarı diliyorum, zengin bir koca bulurlarsa, kaynak saçlarının parasını ödeyebileceklerse, platformlu pabuç giyeceklerse… Onlar modacı olsunlar, ama modacı diye bir meslek yok bunu unutmasınlar.

Sizi diğer moda tasarımcılarından farklı kılan özellik nedir?
Rekonstrüktif metamorfozik bir anlatımla halüsünatif provokasyon yapabiliyorum.
Yani; elimdeki doneleri alıp yeniden insan vücudunu şekillendiren bir yapıyla dikiş dikiyorum ama bunu yaparken bir yaşam biçiminden başka bir yaşam biçimine o vücudu ve tasarımı geçirebiliyorum. Böylece algıda serapsal bir kışkırtıcılık yaratabiliyorum. Yani benim İngiltere’deki hocalarım, dünyadaki eleştirmenler, müşterilerim, akademisyen arkadaşlarım böyle tanımlıyorlar. Bu benim vardığım bir kanı değil. Kimse kendini anlatmamalı; ama çevrem bana böyle olduğumu söylüyor.

Peki, Barbaros Şansal normal bir gününü nasıl geçirir?
Sabah kalktığında ilk önce iki adet sigara içer, bebe bisküvisine süt batırılmış bir kahvaltısı vardır koyu bir kahveyle. Sonra trafikte küfür ede ede araba kullanarak işine gider, bütün gün işindedir. Zaman zaman sosyal medyada ona buna sataşır, çok eğlenir bununla, provalarını yapar, ödemelerini yapar, akşamları tekrar aracına binip küfür ede ede evine döner. Evde barınaktan sahip olduğu kedileri, köpekleri, bahçesiyle ilgilidir. Hatta, küçük yaramazlıklar da yapmayı çok sever. Geceleri bir iki duble içkisini içebilir, bir iki keyif sigarası içebilir, flört edebilir, her şeyi yapar. Sıradan bir insan… Zaten insan dediğiniz iki delikli bir silindir. Ağzından b.k yerine laf, kıçından da laf yerine b.k üretebiliyor.
Kendinizi terzi yamağı olarak adlandırıyorsunuz bunun sebebi nedir?
Yamağın açılımını yapmak lazım, çünkü memleket açılım derdindeyken sıçılıma düştü. Yamağın açılımını yaptığım zaman da “Y-ama-k” çıkıyor, artık siz yorumlayın…

Barbaros Şansal İzmir hakkında ne düşünür?
Benim annem İzmirli. 1964’e kadar ben İzmir’deydim. Güzelyalı’da bir yalıda büyüdüm. Fatih Koleji’nde 1974’te okudum ve Cumaovası’nda düşen Van uçağında sınıf arkadaşımı da kaybettim. Benim önümde düştü o uçak kaçırdığım zaten. Sık sık da İzmir’e gidip gelirim. Çok da dostlarım var ama İzmir eski İzmir değil. İzmir, aldığı göçle de alakası yok. İzmir belediyecilik açısından çok kötü, mimari açıdan tam bir kâbusa dönüştü ve nüfus açısından da artık çok kozmopolit. Yani İzmirli mi değil mi insanlar anlayamıyorsunuz.

Eğitim hakkında ne düşünüyorsunuz Barbaros Bey?
Üniversite okumasınlar, gençler üniversiteye gitmesinler. Bir an önce iş hayatına girsinler. Üniversiteler boş. Bakın Türkiye Cumhuriyeti’nde son 12 yılda; eğitim, sağlık ve güvenlik en pahalı üç sektör haline geldi. Yani öğrenci, müşteki ve hasta en keriz ve en yağlı müşteri ilan edildi. Eğer bu kadar paralar harcayıp üniversiteye de gidip dört yıl sonra hiçbir şey olmayacaklarsa o parayı biriktirip 4 yılda da iş akdinden kademeden ve tazminatlardan alacağı hakları hesapladıklarında iki misli daha yüksek maddi gelire sahip olacaklar. Tabi ki tıp, hukuk ve benzeri çok ciddi branşlarda elbette ki üniversiteye gidilsin ama oyalanmak için üniversiteye gitmeyi kabul etmiyorum ben.

Bir Cevap Yazın