TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK ATATÜRK HEYKELİ, ARTVİN’DE

Arabamızda çalan güzel müzikler eşiğinde, doğada sergilenmekte olan o eşsiz güzellikleri izleyerek, ilerliyorduk. Karadeniz sahil yolunda dağlara paralel olarak giden yolun bir yanı, masmavi deniz, diğer yanı ise yemyeşildi. Yeşilin tüm tonlarını taşıyan, büyüten ormanlar, canlı, diriydiler. Arada çay bahçeleri, orada çalışan, rengârenk giysili insanlar. Masmavi deniz, yokuş yukarı yemyeşil dağlara bakıyordu… Bu büyülü ortamda adeta duygu yoğunluğu yaşıyordum. Yaşam serüvenim, geçmişten günümüze doğru adeta akıyor, gelgitler yaşıyordum. Kimliğimde doğum yerim Artvin’di. Fakat ne orayı, ne de Karadeniz’i çok istediğim halde hiç görmemiştim. Çocukluğum, öğrencilik yıllarım, uzun öğretmenlik, sonra emeklilik yıllarım… Ve şimdi rüyalarım gerçekleşiyor, doğduğum yer Artvin’i görmeye gidiyorduk. İzmir’de yaşadığımız evimizden, Ankara’ya uğramış, oradan da Rize’ye doğru ilerlemekteydik. Eşim yanımda, halimi hayretle izliyordu. Zira bu uzun yolculuğun yorucu olacağını düşünmüştü. Neşeli, heyecanlı, mutluydum. Yağlıboya tablolarımda çoğunlukla yeşil ve mavi renkleri kullanırdım. Bir yandan da gördüğüm güzellikleri an ve an hayalimde çerçeveleyip, muhteşem canlı tablolara dönüştürüyordum.

Ve… Yaşamımın çeşitli dönemlerine, zamana yolculuğum devam ediyordu. İlkokul yıllarımda öğretmenimiz arada tahtaya kaldırır, “Hadi kızım, şu memleketinin şarkısını söyle” dediğinde, Karadeniz şivesi ile başlardım söylemeye. “Sen bu yaylaları yavrum, yaylayamaz suuun… Derindur dereleri boylayamazsun. Kız ellerun kinalidur, oynayamazsun… Geldik Batum’a da induk Rize’ye…” Alkışlar…
Uzun yolculuk sonunda Rize’ye varmıştık. Kalacağımız otelin altıncı katındaki odamıza girdiğimizde ilk işim, pencereyi açmak oldu. O an tam karşıda “Artvinliler Derneği” tabelasını gördüğümde yine heyecanlanmıştım.
Sonraki gün Artvin’e doğru, yola koyulduk. Rize’ye kadar dağlara paralel yol alan arabamız, bir süre sonra denize arkasını döndü, yönünü dağlara çevirdi. Bir dağa, döne döne yukarı doğru tırmandık. Daha sonra döne döne inişe geçtik. Birden gizemli bir ortama girdiğimizi hissettim. Manzara büyüleyici idi. Buralarda doğa tamamen yeşillere bürünmüştü. Her taraftan yeşillikler fışkırıyordu adeta. Barış Manço’nun, “Dağlar, dağlar… Kurban olam, yol ver geçem…” şarkısını, Artvin’de, askerliğini yaptığı yıllarda, buralarda yaptığını duymuştum.

Büyüklerimden hep Çoruh Nehri’nin güzelliklerini dinlemiştim. Kıvrıla kıvrıla, coşkulu akan, içinde vahşi güzellikleri barındıran, hırçın, güzel nehir. Üzerine baraj yapıldığını biliyordum ama, yine bu konuda küçük bir düş kırıklığı yaşadım. Çoruh susmuş, çağlamıyor, durgun haldeydi. Sakin, suskun, biraz da hüzünlü geldi bana. Dünyanın en hızlı akan üç ırmağından biri olduğunu duyduğum Çoruh’un bu haliyle de belki yöreye olumlu şeyler katabileceği düşüncesiyle yine yeşilin büyüsüne daldım. Elimde fotoğraf makinası, arabanın penceresinden bu güzelliklerin adeta her karesini çekiyor, yine kendimce, dünyanın en muhteşem tablolarını oluşturmaya devam ediyordum. İçimde, uzun yılların Artvin özlemi vardı. Elimdeki dijital fotoğraf makinesini özellikle, doğduğum evi bulup, önünde fotoğraf çekmek düşüncesiyle almıştım. Ama bunca yıl sonra evin ya arsasını veya üzerine çok katlı apartman yapılmış halini bulacağımı sanıyordum. Memur çocuklarının ortak kaderi, çeşitli nedenlerle çok yer değiştirmeleridir. Biz de Artvin’de üç yıl kalmışız. Doğduğumda annemin kırk, babamın elli üç yaşında olduğundan, çok çocuklu ailenin en küçüğü olarak buraları hatırlamadığım gibi, bilgi alacağım büyüklerimin de hayatta olmamasına üzülmüştüm. Bu yeryüzü cennetine daha önce gelmeliydim diye düşünüyordum. Yeşil dünya cenneti içinden, döne döne, kıvrıla kıvrıla ilerliyorduk. Buradaki ağaçlar sanki toprak bulmaya bile gerek duymadan kayaların üzerinden de fışkırıyordu. Ayrıca gazetelerden okuduğum, bu yıl orada yapılan, en büyük Atatürk heykelini görmek için de sabırsızlanıyordum. Dönen, kıvrılan yol kenarlarındaki bu doyumsuz güzelliklerden sonra nihayet Artvin göründü. Böylesine güzel, şirin bir kentimizi anlatırken gerçekten kelimeler yetersiz kalıyor. Her yerden görünen Dev Atatürk Anıtı, üzerinde al bayrağımız daldalgalanıyor. Yeşil kadife gibi görünen Atatepe üzerindeki muhteşem heykel, başı bulutlarda Atatürk’ü görmekten çok mutlu olmuştum. Doğru kalacağımız Artvin Öğretmen evine giderken de yolda gördüğümüz insanlara bile, yılların hasretiyle kavuşma duygusu içinde, çok sıcak duygularla bakıyordum. Buradaki insanlar çoğunlukla bilinçli, kültürlü. Sanki İzmir’imizin insanlarının havasını gördüm onlarda.

Odamıza geldiğimizde, pencereden, balkondan gördüğümüz manzara gerçekten büyüleyiciydi. Dağlar adeta yanardöner yeşil kadife ile kaplanmıştı. Atatepe’deki anıt bütün haşmetiyle karşımızdaydı. Daha sonra çıkıp şehri dolaşmaya başladık. Artvin’de şehir dikine yapılaşmış. Hep merdivenle inilip çıkılıyor. Artvin için “dünyanın en yüksek apartmanı” söylemi olduğunu duymuştum. Gerçekten öyle. Burada kapkaç, hırsızlık olaylarının görülmediği, bozulmamış bir ilimiz. Bu kentin insanları da çok nazikti. Doğanın güzelliği insanlara da yansımıştı sanki. O arada Artvin’li şoför ile anlaşıp, ertesi gün bizi gezdireceği sözü aldık. Ayrıca yaşlı annesinden, çevredeki kişilerden doğduğum evi sorgulayacaktı. Zira bildiğim şeyleri ipucu olarak ona anlatmıştım.
Ertesi gün belirlediğimiz saatte buluşup, önce Atatepe’ye, Atatürk heykeline gittik. Yeşil cennet Artvin’in doğa harikası çamları, ağaçları, çiçeklerini seyrederek, kıvrıla kıvrıla yollardan sonra oradaki manzara da harikaydı. Heykel bu yıl 19 Mayısta açılmış, çevresine yapılan restoran henüz açılmamıştı. Atatepe üzerinde geniş bir seyir terası vardı. Bu güzellikleri fotoğraflayarak, o anları ölümsüzleştirdik. Bence herkes ölmeden önce hiç olmasa bir kez burayı görmeli, yaşamalı.

İstemeyerek oradan ayrıldıktan sonra şehri dolaşmaya başladık. Büyük sürpriz… Doğduğum ev dimdik ayaktaydı. Şöyle ki, kültür bakanlığı tarafından korumaya alınmış. İki katlı, bahçeli, eski Ruslardan kalma bir ev. Ailemizde hep konuşulan şömine görünüyor. Bahçedeki ağaçlar bile belki benimle yaşıt, veya daha yaşlı. Dışardan görünen koca kökleri, gövdeleri ile ayakta. Evin her cephesinde fotoğraflar çektirdim. İnsan yaşamında bir rüyanın gerçekleşmesinin nasıl bir şey olduğunu kelimelerle anlatmak zor. Bunu ancak yaşayan bilir. Orada düşüncelere daldım. Üç savaşa katılıp, madalyaları olan babam, üniversite mezunu bir kişi olarak, vatan sevdası, kuvvetli milli duygularının etkisiyle öğretmenliği seçmiş, Ardanuç’a tayin olmuş. Orada ortaokul olmadığından, ağabeyimi Artvin’de okutmak üzere bu evi kiralamış, ben bu evde doğmuşum. Beş çocuklu bir memur, o yıllarda demek böyle güzel bir evde oturabiliyormuş. Günümüzdeki durumları düşündüğümde içim acıdı. Ayrıca içimden, “vatan sevgisini her şeyin üzerinde tutan, çıkarına düşkün olmayan, idealist insanların şimdi nesli mi tükendi ne?” düşüncesi de geçti. Ayrıca bu güzel ev, daha ne kadar yıllara meydan okuyabilirdi? Korumaya alınması güzeldi ama ne zaman restore edilecekti. Oradan adeta kendimi zorlayarak ayrıldım. Fotoğrafların bir kazaya uğramaması için doğru bir fotoğrafçı dükkânına gidip, CD’ye kaydedilmek üzere bıraktık.

Gece yorgun, ama mutlu şekilde odamıza döndük. Pencereden görüntü, gece ayrı, sabah ayrı güzeldi. Gece yeşile bürünmüş dağların üzerine adeta yıldızlar çökmüş gibi oluyordu. Gündüz ise yeşile bürünen başı dumanlı dağları seyretmeye doyamıyorduk. Sonraki gün CD’yi almak üzere fotoğrafçı dükkânına gittik. Önceki gün evi bulma konusunda Atatürk heykelini, huzur evini, birçok hayır işlerini yaptıran hayırsever Sıtkı Kahvecioğlu’nun belki geçmişteki evimiz hakkında bilgi alabileceğimizi söylemiştik. Evlerinin hemen dükkânın karşısında olduğunu söylemişlerdi. Bu kez yine bir sürprizle karşılaştık. Beyefendiye bizden söz etmişler, eşiyle birlikte bizi beklediklerini söylediler. Belirledikleri saatte oraya gittik, tanıştık. Artvin konukseverliği ile bizi ağırladılar. Ressam olan eşi Kadriye hanımefendiyle de tanışıp, kaynaştık. İşte o anda aklıma bir şey geldi. Birkaç yıldır iki sayfalık yazılarımın çıktığı dergiden, tatil yazısı yazmam istenmişti. Sıtkı Beye isteğimi söylediğimde kabul etti, kısa bir röportaj yaptım. Kendisi avukat. İstanbul ‘da 4. Noter imiş. Arada da Artvin’deki evlerinde yaşıyorlarmış. Konuşmamıza “Böyle bir heykel yaptırmak düşüncenizin oluşmasının bir nedeni var mı? Sorusuyla başladım. Söyleşimiz sonunda şu bilgilere ulaştım. Yaptıkları geziler sırasında diğer ülkelerdeki önderlerin dev heykellerini görmüşler. Bundan esinlenerek ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün heykelini yaptırma kararı almışlar. Çünkü Atatürk’ün en iyisine layık olduğunu düşünmüşler. Kurulacağı yer olan Atatepe için görüşmeleri başlamış. Anladığım kadarı ile bugüne kadar zorluklar yaşanmış, mücadeleler vermişler. Heykelin proje çalışması 2003 yılından beri sürüyormuş.

Aynı zamanda Kahvecioğlu Vakfı kurucu başkanı olan Sıtkı Kahvecioğlu tarafından yaptırılan görkemli, Atatürk Kocatepe’de figürlü bu heykel, Türkiye’nin en büyük Atatürk heykeli, dünyanın da en büyük üç heykelinden biri. Tiflis Üniversitesi Öğretim üyesi Yardımcı Doçent Dr. Jumber Jikia’ya yaptırılmış. 22 metre yüksekliğinde. Yapımında 40 ton çelik ile, 10 ton bakır kullanılmış. 60 ton ağırlığa sahip olan ve bir yılda yapımı tamamlanan Atatürk Anıtı, 1,5 milyon dolara mal olmuş. Bu görkemli Atatürk Heykeli alanında, toplam 4 milyon dolara mal olan, iki bin metrekare kullanım alanı ile, açık ve kapalı atış poligonu binası, 500 metrekarelik restoran, 60 metre bayrak direği uzunluğu, 216 metrekarelik bayrak yer alıyor. Heykelin kaidesiyle birlikte yüksekliği, 35 metreymiş.
Heykelin yanına masrafları karşılamak üzere restoran yapılmış. Zira 216 metrekarelik bayrağın fiyatı 1150 lira imiş. Rüzgâr nedeniyle sürekli yırtılan bayrak, yılda on kez yenisiyle değiştiriliyormuş. Işık, elektrik, bakım, onarım derken yıllık 30–40 bin liralık masraf çıkıyormuş. Bu büyük işe giriştiği için kendisine “Çılgın Türk” diyenler olmuş.
Şuna inanıyorum ki, şimdilerde Atatepe ’deki en büyük Atatürk heykeli ile anılan Artvin, turistik bir kent olma yolunda. Yakında yerli, yabancı turistler oraya hücum edecektir.
Konuşmalarımızın bitiminde, Kahvecioğlu çifti ile fotoğraflar çekip, ayrıldık. Yolda yürürken gözlerimi çevredeki güzelliklerden, dağlardaki yeşilliklere bakmaktan alamıyordum. Duyduğuma göre madenciler buralara da el atmak istemişler, şiddetli tepkiyle karşılaştıklarından vazgeçmişler. İçimden öfkeyle “bu yeryüzü cennetinin yanında, en değerli maden bile, değersiz kalır” düşüncesi geçti.
CD’yi almak için fotoğrafçı dükkânına uğradığımızda, Artvin’in yerel Gazetesi olan 08 Haber’in köşe yazarı olan Sami Özçelik’le karşılaştık. Az önce bizi konuşmuşlar. Anlaşılan oraya geliş öykümüz ilginç gelmiş. Bize Artvin radyosunda canlı yayına katılmamız teklifinde bulundu, kabul ettik. Hep birlikte gazeteye gittik. Üst kattaki radyo canlı yayın odasına çıktık. Usta gazeteci ve radyocu olan Sami Beyle keyifli bir söyleşimiz oldu. Soru cevaplarla iki saate yakın sürede tamamlandı. Oradan çıktığımızda Artvinli Neşe Akın hanımın bizimle tanışmak istediğini, sahibi olduğu Cennet pastanesinde beklediklerini söylendi. Oraya da gittik. Foto Şinasi Beyin eşi ve birkaç hanım da oradaydı. Bilinçli, konuksever, kültürlü hemşerilerimle tanışmaktan mutlu oldum. Özel olarak hazırladıkları nefis dondurmayı ikram ettiler. Geç vakit öğretmen evine dönüyorduk. Karşıdan tanıdık tavırlı birinin bize doğru gelirken “Az önceki radyo canlı yayındaki çift siz miydiniz? “ demesi çok ilginçti.

Sonraki gün sabah oradan ayrıldık. Yeşil cennet Artvin rüyamız, unutulmaz anılar bırakarak sona ermişti. Oradan Trabzon’a, Bolu’ya, Abant Gölüne gittik.
Şimdi İzmir’deyiz. Uzun yıllar bekledikten sonra rüyalarım gerçekleşti. Gençliğimde ve sonraki evlilik yıllarımızda yurt içi, yurt dışı pek çok gezilerimiz olmuştu. Oysa gençliğimde hep Artvin ve Abant’a gitmeyi, evlendiğimde, balayı gezisi olarak yapmamızı düşünmüştüm. Kısmet emeklilik yıllarımızda gitmekmiş. İşte hayat böyle bir şey…

Nuran Türemen

Bir Cevap Yazın