MSC MAGNIFICA GEMİSİ İLE ADRİYATİK GEZİSİ – 3 / VENEDİK

Apex Tur’la Adriyatik gemi seyahatimin ikinci durağı Venedik’ti. Gemimiz sabah 7.00 sularında kapalı bir havada sular şehri Venedik’e girerken çok heyecanlandım. Venedik’in gemiden ilk görüntüsü sanki suyun üstünde büyük ve tarihi yapılar dağınık ve tek tek duruyordu.
Deniz dolmuşları ile gemimizden Venedik’e aktarıldık. Burada bir paragraf açıyorum; gemide alakart restorantta size ayrılan masa numaranız ve masa arkadaşlarınız gezi süresince hep aynı oluyor, değişmiyor. Ve şans o ki, bende bu sayede Yusuf abi ve Sera ablamla tanıştım. İlerleyen zaman içinde, bu harika insanların ilginç dünya gezilerini de ağzım açık dinledim. O kadar gezmiş ve görmüşlerdi ki, restorantta bize verilen menüdeki birçok yemeğin açıklaması ve içeriğini anlamakta zorluk çekerken, Sera abla direk yemeğin ismi ile hitap ediyor ve bana yemeğin aslını anlatıyordu. O yemekle hangi şarap içilmeliydi ( listedeki tüm şaraplar da yabancı markaydı)? Hangi kanyakla, hangi puronun nasıl ve ne şekilde korunarak içilmesini de Yusuf abiden öğrendim. Hatta buzullardan, yağmur ormanlarına kadar hangi ülkede neler yapılabilirdi? Venedik’te bir günlük gezimi onlarla beraber yapmak benim için çok iyi de bir şans oldu açıkçası.

Deniz otobüsünden indiğimizde yağmur yağdığından, ilk gördüğüm yerden şemsiye aldım. Ama şanslıydık. Çünkü gemimize geri dönerken anca başlamıştı yağmur da.
Venedik nasıl bir şehir? Suların içinde evleri, yol yerine kanalları, rengarenk maskeler satan dükkanları, gondolları, gondolcuları, havası, daracık sokakları, arabasız gürültüsüz yolları…Bildiğimiz hiçbir şehre benzemiyor.

İlk olarak, görülmesi gereken en önemli yeri St. Marco meydanındaydık. Fazla samimi güvercinleri, büyük mermer salon şeklindeki galerileri, çan kulesi, hala çalışan tarihi saati, kilisesi ve Dükler Sarayı’nın bir arada görülebileceği bir meydan St. Marco. Meydan suların üzerine kurulmuş olduğu için, sular fazla yükseldiği zaman meydanın sular altında kaldığı olabiliyormuş. O gün de yağmurlu bir gün olduğundan tedbir olarak meydana yüksek yürüyüş yolları konulmuştu. Meydandaki St. Marco Katedrali’nde Hıristiyanlıktaki kutsal kişilerden 4 İncil’in yazarından biri olan Aziz Markus’a ait olduğu sanılan kemikleri ve özel eşyaları bulunuyor. Ama üzücü olan bu Aziz Markus’un eşyalarının 12 yy’daki İstanbul işgalinin ardından buraya getirilmiş olmaları. 57 yıl süren bu işgal sırasında İstanbul baştan aşağı yıkılıyor ve çok değerli olan bir çok tarihi eser gemilerle Venedik’e taşınıyor.İşte bu büyük ve gösterişli kilise de Aziz Markus adına yapılmış. Kilisenin ön yüzünde Aziz Markus’un nasıl getirildiğini yansıtan mozaikler yer almakta ve hikayenin İstanbul bölümünün resmini de görebiliyorsunuz.
Meydanın hemen yan tarafında Venedik hapishanesi bulunuyor. Venedik hapishanesinden şimdiye kadar hiç kimsenin kurtulamadığı söyleniyor. Aşırı rutubetli olmasından dolayı buraya giren mahkumlar en fazla 2-3 yıl içerisinde hastalıktan ölüyorlarmış. İç Çekme köprüsü hapishanenin giriş kapısındadır hemen, diğer köprülerden farklı olarak üstü kapalıdır. Bu hapishaneye giren mahkûmlar bir daha kurtulamayıp öleceklerini bildikleri için bu köprüden geçerken iç çekerlermiş, o yüzden zaman içinde bu ismi almış köprü. Hapishaneyle ilgili bir de dedikodu paylaşayım hemen. Her ne kadar bu hapishaneden kimsenin sağ çıkmadığı bilinse de, bir rivayete göre Kazanova bu hapishaneden sağ salim çıkmış.
Şehrin genel hatlarını öğrenebilmek için Yusuf abinin yaptığı bir pazarlıkla gondol kiraladık. Tur sırasında dümencinin dar kanallardaki çevikliği, karşıdan gelen dümencilerle sohbet etmesi eminim ki sizleri de şaşırtırdı. Dümencimizle iyi geçinmemiz sayesinde tüm gezdiğimiz yerleri bize hızlı İtalyanca aksanıyla anlattı ve Sera abla da bana bir güzel çeviri yaptı. Bol bol resim çekerken birer keyif sigarası da yaktık gitti.

Evlerin pek çoğu rutubetin etkisiyle mi bilmem çok kötü görünüyor, çok da bakımsız. Gondollar şehirde minibüs gibi çalışıyor. Hep bahsedilen romantik Venedik’ten biraz uzak geldi bana bu görüntüler. Gerçi insanın gözü bu olumsuzlukları görmek istemiyor belki de… Ama Kazanova’nın evini gördüğümde biraz heyecan duydum açıkçası.

Bu şehrin üzerindeyken fark edilmiyor ama 120 adacıktan oluştuğu söylenen Venedik’i birbirine bağlayan 400 köprü varmış. Bu köprülerin en ünlüsü Rialto Köprüsü. Üzerinde de çok güzel bir kanal görüntüsü var. Panoramik gondol gezimizden sonra Yusuf abinin tavsiyesi ile Rialto Köprüsü manzarasına karşı nefis birer capicino içerek mola verdik. Ardından Rialto Köprüsü’nün üst sokaklarında bulunan İtalya’nın ünlü markalarının mağazalarını gezdik. Birer maske ve İtalyan çantası almayı da ihmal etmedik tabi ki. Venedik’in tüm ara sokaklarına girip çıkıp, labirent gibi daracık yollarında kaybola kaybola dolaşmaya da devam ettik. Lezzet molamızda pizza, makarna, biraların siparişinde Sera abladan kopya çekip aynılarını istedim. Ne diyeyim hepsi de enfesti.
Gün bitimine kadar girip çıkmadığımız dükkan ve sokak kalmamıştı. İşi bilenlerle gezdiğinizde koca Venedik’i bir günde bitirebiliyorsunuz işte. Dönüşümüzde hafif yağmur çiselerken labrador cinsi köpeğim Roka’nın İtalya versiyonu Lucy uğurladı bizi.

Ne harika bir gündü. Apex Tur’a, MSC Magnifica gemisine ve sevgili Yusuf abi ile Sera ablama sonsuz teşekkürler…

Bir Cevap Yazın