Adım adım balkanlar – 2

Elvin Öztürk
Geçen ay bir kısmını anlattığım balkanların bu ay son kısmını anlatarak tamamlamak istiyorum.
Hocamdan bilgileri aldıktan sonra canım çok çay istiyor. İşte en büyük eksiklik bu…Çay yok hiçbir yerde. Kahvenin her türü var. Hatta Makedonya’ya özgü Machiato‘yu da tavsiye ederim. Başka bir tavsiyemde çayınızı mutlaka yanınıza alın. Neyse ben çay diye diretince orada bir Türk kahvesi varmış oraya gittik. Demlenmiş çayında tadına doyum olmuyor. Bildiğiniz Türk kahvesi. Tahta iskemleler, boş boş oturan erkekler. Çayımızı içtikten sonra resimlerimizin başına dönmek üzere yola çıkıyoruz ama ben ayrılamıyorum vitrinlerden Allah‘ım her yer inci, takı, mücevher. Hangi dükkana baksam iri inciler, sedefler işte Ohri’nin en büyük özelliği, Ohri İncisi. Hocamdan izin istiyorum gezelim arkadaşlarla bugün. Oda insafa geliyor başlıyoruz hep birlikte gezmeye. Eee ressam önce görsel doymalı tatmin olmalı ki daha rahat yansıtsın akışkan olsun boyaları.

Ben bu fırsat hemen bir dükkandayım. Her yer inci, beyaz beyaz parlıyor. Neden bu kadar inci var diye soruyorum. Aldığım cevap neden Ohri’ye Makedonya’nın incisi dediklerini anlatıyor. Ekosisteminde sadece o yöreye özgü dünya çapında öneme sahip 200’den fazla tür bulunan ve 1979’da UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilen Ohrid Gölü’ndeki benekli alabalıkların pulları, kadınların en önemli güzellik tutkuları arasında yer alan takılara da ham madde oluyor. Kurutulup toz haline getirilen balığın pullarının plastik boncuklara ya da değerli taşlara kaplanmasıyla yapılan inci görünümlü kolyeler, küpeler, bileklikler ve tespihler, kente gelen turistlerin tercih ettiği en önemli hediyelik eşyaların başında geliyor. Sadece 2 aile tarafından orijinal haliyle geleneksel olarak yapılan takıların işlenişi sır olarak saklanan Ohrid’de, ustalık sadece erkek çocuklara öğretiliyor. Çok güzeller hemen bütün canlarıma alıyorum küpeler, bilezikler tabi kendime de. İnci ile sedefi karıştırmamak lazım ikisi de var çünkü. Bir de taklit ürünlere de dikkat etmek lazım. Sahil boyunda yürüyoruz şimdi de. Burada evlerde bir başka. Şehrin içinde ki evler eski konakları ve Safranbolu evlerini andırsa da benim dikkatimi sahilde bulunan üç katlı binaların çatı katları çekiyor. Aşık oluyorum dairelere, çünkü göle hakim bir manzaradaki dairelerde duvar yok her yeri cam, camdan yapılmış çatı katları. Nasıl bir ütopya, nasıl bir güzellik. İçinde olup resim yapmak delicesine şiirler yazmak istedim bir an. Sokaktan aryalar söyleyerek geçen gençleri mum ışığın da o evde dinlemek, sabah çan ve ezan seslerinin harmonisine eşlik eden köpeklerin ulumalarını o evden duymak istedim. Köpekler bile farklı uluyor bu kentte. Nasıl bir enerji varsa dikkat kesilip eşlik ediyorlar ibadete hep birlikte.

İstemesem de evin hayalinden ayrılmayı dostlarım çekiştiriyor. Giderken suluboyalarımı almamı söylüyorlar. Arabaya biniyoruz ve Struga’ya doğru yol alıyoruz. Deniz (pardon göl) dolu, insanlar suya salmış kendilerini arınıyorlar. Adım başı bir koy, adım başı bir otel. Neyse yarım saatlik bir yolculuktan sonra bir orman kampına geliyoruz bizim mangal alanlarımız gibi, ama farklı. Sağlı sollu dükkanlar var derme çatma. Tişörtler, gümüş takılar satıyorlar. Sağ taraf plaj ağaçlar altında solda ise bir restoran ama dikkatli bakınca restoranın ötesi yine su. Kayıklar var bağlı diğer yanda. Bu ne diye sormama fırsat vermeden bindiriyorlar kayığa beni. Burası gölün beyaz kaynağı. Birde karşı dağda siyah kaynağı varmış. Kayığa binenler asla konuşmuyor sessizlik hakim, doğayı dinliyorsunuz. Huşu ya varmak bu sanırım diyorum içimden. Yok böyle bir manzara. Su dupduru, dibi bembeyaz. Kayıkçı bile sessiz anlatıyor tarihi, çevirmen de adeta fısıldıyor kulaklarımıza. Bir ara kayıkçının lisanından benim Türk olup olmadığımı sorduğunu anlıyorum. Usul usul gülüşüyorlar arkadaşımla. Manzaraya dönüyorum tekrar Cemal Safi’nin dizeleri geliyor aklıma “İşte bu benim aslıma rücu edişim”. Tam kaynağa vardığımızda duruyoruz. Rüzgar konuşuyor sanki ormanın içinden, ürperiyor herkes. Ve geri dönüyoruz usul usul çekiyor kürekleri kayıkçı gölü incitmeden, rahatsız etmeden. Ve gülüşmelerin sebebini anlıyorum kayıkçı benim için Türkçe bir türkü mırıldanıyor sesi aynı doğa kadar yumuşak.
Çifte çifte paytonları,
Gönderdim sana marika.
Çifte çifte paytonları,
Gönderdim sana marika,
Ne dedim sana marika,
Darıldın bana…
Teşekkür edip ayrılıyoruz kayıkçımızdan. Ben diyorum burada oturalım suluboyalarımızı çıkaralım nereye bakacağımı şaşırarak. Dur bakalım diyorlar. Az kaldı. Yürüyoruz buranın bir özelliği de burada Aziz Naum kilisesi var (sveti naum) St. Naum ve St.Clement, Kiril alfabesini bulan, Slav birer aziz olan St. Kiril ve St. Metodius’un öğrencileriymiş. St.Kiril’in bulduğu Kiril alfabesini tüm Balkanlara yayanlar ise St.Naum ve St.Clementmiş. Ohrid, Hristiyanlık açısından önemli bir merkez konumunda bulunuyormuş. St. Naum bu manastırı 16 yy. sonunda inşa etmiş. Burada özellikle zihinsel problemi olan hastalara şifa dağıtıyormuş. Manastırın içinde bir de kilise var. St. Naum’un mezarı da bu kilisenin içinde. St. Naum’un mezarının üstüne kulağınızı dayadığınızda eğer iyi bir insansanız kalp atışını duyabileceğiniz rivayet ediliyor. Deneyenlerin olduğunu itiraf etmeliyim. Bir de manastırın girişindeki mozaiği dikkatle incelemenizi tavsiye ederim. Ayrıca “Before The Rain” filminin de St. Naum manastırında çekildiğini de belirteyim. Aynı zamanda bir Osmanlı konağı çevreliyor kiliseyi. Konağın bahçesinde tavus kuşları karşılıyor bizi. Bahçe duvarından göl tarafına bakmak istiyorum. Büyülü bir manzara bu çarpılıyorum tek kelimeyle. İşte başa döndük restorandayım, göl balığı yedim enfes ve Arnavut rakısı içtim. Rakı desem de değil. Aynı viski tadında ben pek anlaşamadım kendisi ile ama siz mutlaka deneyin derim. Elimde fırçam ve denizin kokusundayım. Sinekler bile farklı burada fosforlu. Karanlık bastıkça parlıyorlar. Gece orman ateşinde bu büyüde resim yapacağız. Daha çok şiir yazacağım ben bu akşam belli oldu.
Resim ve şiir aşk mıdır birlikte.
Biri olmadan diğeri olmaz mı.
Bu topraklar da benim ruhuma bu kadar kokmasaydı resim ve şiir aşkımı yaşayamazdım sanırım içimde…
Bir sonraki koloni lesnova daymış ip değil kalın urganlarla çekiyorum…

Bir Cevap Yazın